Dijital Dönüşümün içinde ama farkında olmadığımız evresindey

TweetN@M’da bu haftaki konuğumuz Türkiye medyasının önde gelen isimlerinden, Ntvmsnbc.com Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Yeşiltepe. Kendisiyle Türkiye’de medyanın ve gazetecilerin dijital medya ve sosyal medya ile ilişkisini, sosyal medyanın giderek özel hayata nüfuz eden yapısını ve instagram kullanımına dair kısa bir söyleşi yaptık ve dolu dolu cevaplar aldık. Ahmet Yeşiltepe’ye twitter’da @ahmetyesiltepe hesabından ulaşılabilir.

 Ahmet Yeşiltepe_9999

1- Türk medyasının önemli kurumlarında görev yaptınız ve şimdi de Ntvmsnbc gibi bir markayı yönetiyorsunuz. Öncelikle sormak istediğim Türkiye’de medya, dijital dönüşümü gerçek anlamıyla farketmiş durumda mı? Dijital dönüşümün neresindeyiz?

Türkiye dijital hayatı tüm yönleriyle yoğun şekilde yaşayan bir ülke. Ancak hemen her alanda olduğu gibi dijital dönüşüm, teknolojik alt yapı ve onun çevresindeki hukuki zemin inşa edilmeden yaşanmaya başladı. Böylece toplumun önderlik ettiği ama “fiilen kabullenilmiş”  bazı aksaklıklar ve hatta yozluklar görüldü. Devlet ve diğer tüzel yapılar geriden geldi ve şu anda mevcut sisteme ayak uydurmaya, öne geçmeye çalışıyor. Yani, Türkiye’de dijital dönüşümü devlet geç de olsa fark etti, fakat toplumun bu dönüşümün (önderliğini üstlense de) pek de farkında olmadığını, üstelik yanlış anladığını düşünüyorum. Bu yüzden sosyal medya, internet gazeteciliği ve mobil iletişim konularında toplumun ‘eğitilmesi’ gerektiği görüşündeyim. O halde, dijital dönüşümün içinde ama farkında olmadığımız bir evresindeyiz, diyebilirim.

2- Her geçen gün üretilen yeni sosyal medya mecraları ve dijitaldeki hızlı gelişme ile haber algısı ve niteliği de değişiyor. New York Times ve Guardian gibi medya organları görseli, yazıyı ve yorumu tek bir mecrada birleştiren yeni nesil bir haberciliğe adım atıyor. Sizce dijital dünya haberciliği hangi boyuta taşıyor?

Habercilik teknolojinin inşa ettiği yeni mecralar üzerinden devam ediyor ve edecek. Ama şimdi oyunun kuralları değişti. Elbette, habercilikte artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık geçmişe göre daha hızlı, karşılıklı etkileşime dayalı ve daha renkli bir habercilik anlayışının öne geçtiğini görüyoruz. Ayrıca, fark yaratmak için özellikle sosyal medya başta olmak üzere yeni medyanın bileşenlerini iyi tanımak, onun organik yapısını iyi okumak gerekiyor. Artık haberciliği sadece kendi muhabir ve editör kadronuzla değil, okurlarınızla birlikte yapıyorsunuz. Haber üretim ve sunuş şeklinizi değiştirmez, görüntü, metin ve işitsel unsurları iç içe geçirmez, özetle;  kendinizi yenilemez ve okuyucu beklentilerinin değiştiği bu yeni dönemin kurallarına ayak uyduramazsanız yarış dışı kalırsınız.

3- Siz de iyi bir sosyal medya kullanıcısınız. Yakından takip ettiğim kadarıyla instagramı kullanmaktan büyük de keyif alıyorsunuz. Bu noktada sizce medya organları ve gazeteciler sosyal medyada kendilerini nasıl konumlandırmalı?

Ben sosyal medyayı çoğunun gördüğü gibi sadece bir eğlence ve vakit geçirme alanı olmanın dışında, son derece güçlü ve önemli bir enformasyon kaynağı olarak da  görüyorum. Ama ne kadar muteber bir mecra, orası tartışılır. Günün sonunda, sosyal medyada kendini nasıl konumlandıracağı herkesin kendi tercihidir, buradan ahkam kesmek istemem. Fakat ben ve benimle birlikte çalışan arkadaşlarım yaşamın her alanında kendi kişisel fikirlerini serdetmek dışında, çalıştıkları kurumları bağlayacak yorumları burada dile getirmekten imtina ediyorlar. Bu bence kabul edilebilir ve doğru bir tutum. Gazeteci bunun tersini yaparsa işvereniyle kendi arasındaki ahlaki zemini bozar. Bir de, haber üretiminin ve yayımının yapılacağı yer öncelikle gazetecinin çalıştığı kurumdur. Haberi önce sosyal medyada verip ardından çalıştığı kuruma göndermek bence yakışıksız bir anlayış.

71909

SOSYAL MEDYA ÜYELERİ POTANSİYEL MÜŞTERİ OLARAK GÖRÜLÜYOR

4- Sosyal Medya kullanmaktan büyük keyif alıyoruz ve iletişimi kuvvetlendiren bir araç ama aynı zamanda bu mecralar her geçen gün kişilerin özel yaşamlarını kendi çıkarları için kullanmayı da hedefliyorlar. Instagram’ın kullanıcı sözleşmesindeki son değişiklik bunun en son örneklerinden biri, hakeza Facebook’un Social Graph arama özelliği de…Sizce bir an gelecek ve insanlar özel hayatını tümüyle o mecraya açmak ya da orada hiç olmamak tercihiyle karşı karşıya mı gelecek. Özel hayat nasıl korunacak?

Tabi ki sonunda sosyal medya da kendini “güven” duygusu ile ilişkilendirecek ve burada güvenilir haber kaynakları ve yaşamın diğer alanlarına ait enformasyon öbekleri oluşacak. Bunun dışında, özel hayatını kamuya açma konusunda nihai kararın hala bireyin inisiyatifinde olduğunu hatırlatmak isterim. En azından durum şu anda böyle. Ancak, bana göre, “ya sosyal medyayı kullan ve özelini aç, ya da burayı terk et” dayatmasının yapılacağı günler yakın. Çünkü sosyal medyayı inşa eden ve şimdi dünyadaki internet kullanıcılarının en az yüzde doksanının üye olduğu dev yapılar nihayetinde ticari amaçlı kuruluşlar. Bunların “sosyal medya üyelerini” her daim potansiyel müşteri olarak gördüğünü unutmamak gerekiyor. Ama dev yapılar özel hayatınızı didik didik etse de, daha özgür ve bireyi, onun özel hayatını koruyan sosyal medya markalarının gelmesi kaçınılmaz. O markaların şemsiyesi altında, daha güvenle fakat daha küçük gruplarla sosyalleşmeyi tercih edenler Facebook, Twitter ve Instagram gibi yapılardan kopabilirler. Bu da etki-tepki meselesi zaten.

5- Dijital dünyada görselin her geçen gün bir adım daha öne geçtiğini ve yazının giderek arka planda kaldığını görülüyor. Her alanda bir kısaltma ve basitleştirme çabası görülüyor. Twitter şu an bunun en güçlü örneği. Sizce kalemle, yazıyla ve kitapla ilişkimiz kesiliyor mu?

Aksine, bence artıyor. En azından, benim deneyimlediğim şey böyle bir hayat. Sosyal medyada kısaca anlatılan, ipucu verilen veya önerilen kitapları okumaya, filmleri izlemeye çalışıyorum. Ama bunun tersini yaşayanlar, orada, o kısacık fargmanlarla veya fotoğraflarla yetinenler de olabilir. Kısaltma, basitleştirme ya da derinlik kaybı, kitabın hayatımızdaki değeri ve önemini, doğamızdaki yazma, daha fazlasını paylaşma ihtiyacını köreltse de bunları topyekun ortadan kaldıramayacak. Belki de, ben “böyle olmasını umut ediyorum” diyebilirim!..

6- Son olarak iyi bir instagram kullanıcısı olarak ilerde bir belgesel oluşturmak ya da sergi açmak gibi bir düşünceniz var mı?

Instagram’daki fotoğraflarımın bana ait olanlarını, ki ait olmayanları “edit ettiğimi” belirterek, bir sergi açmak niyetiyle yayınlamıyorum. Fakat fena bir fikir değil! Özellikle son dönemde bir televizyon projesi için gittiğim Orta Asya ülkelerinde çektiğim Instagram fotoğraflarını daha sonra yazmak istediğim kitap için kullanacağım, bunu söyleyebilirim.

Not: bu röportaj ilk kez 3 Şubat 2013 tarihli Yeni Şafak gazetesi Pazar ekinde yer almıştır.

Sosyal Medya Süper Ligi

Untitled-1

Sosyal medya mecraları her geçen gün hayatımızın daha farklı yönlerini ele geçirerek, bizim için yeni bir hayat çemberi oluşturuyorlar. Her geçen gün artırdıkları kullanıcı sayıları ile adeta kendi alanlarında birer tekel haline de geliyorlar. Öyle ki artık popüler sosyal medya mecralarından bir Süper Lig oluşturmak mümkün. İşte kullanıcı sayısına göre Sosyal Medya Süper Ligi:

1-      Facebook: 1 Milyar Kullanıcı

2-      Youtube: 800 Milyon Kullanıcı

3-      Google+: 343 Milyon Kullanıcı

4-      Twitter: 200 Milyon Kullanıcı

5-      Linkedin: 200 Milyon Kullanıcı

6-      Tumblr: 77 Milyon Kullanıcı

7-      Flickr: 75 Milyon Kullanıcı

8-      Pinterest: 40 Milyon Kullanıcı

Twitter, Türkiye’ye Damgasını Vuruyor

twitter

Monitera Araştırma şirketinin haftaiçinde açıkladığı “2013 Twitter Türkiye Profili” raporuna göre, twitter ülkemizde hızlı bir atılım içinde. Dijital pazarlama ve marka yönetimi için önemli veriler içeren araştırma twitter’ın her geçen gün Türkiye’ye damgasını vurduğunu gösteriyor. Global’de % 55’lik üye artışını yakalayan ve mobil reklam alanında Facebook’u ikiye katlayan twitterın yıldızı ülkemizde de parladı. 2012 yılında 7.2 milyon kullanıcıya sahip olan twitter, 2013 yılı itibariyle Türkiye’de üye sayısını % 33.3’lük artışla 9.6 milyona yükseltti. Yine twitter’da aktif kullanıcı sayısı da 2012’deki 5.3 milyondan 2013’te 6.2 milyona ulaşmış durumda. Fakat esas dikkat çeken nokta, twitter’da kadın kullanıcı oranının ilk kez erkekleri geçmesi oldu. 2013’te erkek kullanıcı oranı % 47’de kalırken kadın kullanıcı oranı % 53 şeklinde gerçekleşti. İşte Sosyal Medya’da 2013 Türkiye profilinden öne çıkan kimi veriler:

Türk twitter kullanıcıları geçen yıla oranla % 370 daha fazla tweetliyor.

Türk kullanıcılar günde toplam 8 milyon tweet atıyor. 2012 yılında günlük toplam tweet sayısı 1.7 milyondu. 2013’te günlük toplam tweet sayısı % 370 artış göstererek 8 milyona yükseldi.

Saniyede 92 tweet atılıyor.

2012’de saniyede 20 tweet atan Türk Twitter kullanıcıları, 2013’te bu rakamı saniyede 92 tweete yükseltti.

Tweetler uzuyor!

2012’de tweetlerde ortalama karakter sayısı 64 iken, 2013 tweetlerinde ortalama karakter sayısı 70’e yükseldi.

En fazla tweet gece geç saatlerde atılıyor.

2012’de en yoğun saatler 21-22 iken, 2013’ün en yoğun saatleri 22-23 olarak belirlendi.

En fazla tweetlediğimiz gün Çarşamba!

2013’ün en fazla tweet atılan günü Çarşamba oldu.  2012 yılında en fazla tweet atılan gün olan Cuma, 2013 yılında en az tweet atılan güne dönüştü.

Tweetlerimizi Pazartesi gününe saklıyoruz!

Haftasonları lig gündemine rağmen düşüş gösteren içerik sayısı, pazartesi günü yükselişe geçti. Kısacası kullanıcılar, tweetlerini Pazartesi gününe saklıyorlar.

Türk Twitter kullanıcıları en fazla fotoğraf paylaşmayı tercih ediyor.

2013’te Twitter’da linkli içerikler arasında en fazla resim/ fotoğraf paylaşıldı. Fotoğrafı sırasıyla video, lokasyon ve haber paylaşımları izledi.

Twitter’da hayatta kalmak için 320 takipçi şart!

2012 yılında ortalama takipçi sayısı 151 iken, 2013’te bu rakam iki katına çıkarak 320’ye ulaştı. Twitter’da hayatta kalabilmek için en az 320 takipçiye ihtiyaç var.

Not: Bu yazı daha önce Yeni Şafak Pazar ekinde yayınlanmıştır.

İNTERNETİN 10 YILLIK SERÜVENİ

İnternet, 90’lı yıllarda hayatımıza giren bu yeni iletişim aracı, tüm davranış kalıplarımızı baştan sona değiştirdi. Siyasetten ekonomiye, sosyal alışkanlıklardan, yeme içme biçimlerimize, iletişim kurma kalıplarımıza kadar her şey onunla yeniden şekillendi. Peki internet öncesi ve sonrası diye tarihi adlandırabileceğimiz bu icadın son 10 yıllık serüveni nasıl gerçekleşti? İşte daha alınacak çok yol var ama yine de fena gitmemiş diyeceğiniz o rakamlar:

internet

  • 2002 yılında dünya nüfusunun yalnızca % 9,1’i yani 569 milyon insan internet kullanıyordu. Şimdi bu oran % 33’e yükselmiş durumda. Yani dünya üzerinde 2,27 milyar insan internet kullanıyor.
  • 2002 yılında ortalama olarak internet başında sadece 44 dakika harcıyorduk. Günümüzde ise 4 saatimizi internette geçiriyoruz.
  • 2002’de 3 milyon kadar web sitesi kullanımdaydı 2012 sonunda 555 milyon web sitesi ziyaretçi bekliyor.
  • 2002 yılında 56k bir modem ile bir şarkıyı indirmek yaklaşık 15,6 dakika alıyordu, şimdi ise sadece 18 saniyede aynı şarkıyı indirip, dinleyebiliyoruz.
  • 2002 yılında bir sayfayı görüntülemek için 16 saniye alıyordu şimdi ise 6 saniyede bunu yapabiliyoruz.

Kaynak: www.bestedsites.com

Not: Bu yazı daha önce Yeni Şafak Pazar ekinde yayınlanmıştır.

Dijital Dünya’nın Yeni Kelimeleri: ogooglebar

İsveç, son dönemde ürettiği kelimelerle dijital dünyaya katkılar sunuyor. Google'ın tepkisini çeken ogooglebar da onlardan sadece biri

İsveç, son dönemde ürettiği kelimelerle dijital dünyaya katkılar sunuyor. Google’ın tepkisini çeken ogooglebar da onlardan sadece biri

İsveç, İskandinav yarımadasının refah cenneti. Ericsson, Tetra Pak, Saab, IKEA ve Volvo (her ne kadar Çin’e satılmış olsa da) gibi ürettiği küresel markalar ile ileri teknoloji ve otomotiv sanayinin önemli ülkelerinden. Peki bu ülkenin son dönemde ürettiği kelimeler ile dijital çağın sözlüğüne de önemli katkıda bulunmak üzerinde olduğunu biliyor muydunuz? Son olarak İsveççe’de üretilen “ogooglebar” yani İngilizce “ungooglable- google’da aranıpta bulunamayan” anlamına gelen cümle de bunlardan. Her ne kadar Google, bulunmama durumunun sadece kendisiyle ilgili olmayacağını ve diğer arama motorlarında da aynı sonucun çıkabileceğini söyleyerek, marka değerine işaret edip, kelimenin kullanımını reddetse de kelime çoktan internetin diline pelesenk olmuş durumda. Tabii son dönemde yumuşak güç’e verdiği ağırlıkla dünyada kendisinden söz ettiren İsveç, dijital dünyanın sözcüklerini de belirleyerek aslında, yeni dünyanın hafızasını ve kelimelerini de oluşturan bir konuma yükseliyor. Bu da onun yumuşak güç konumuna yeni ve önemli bir kaynak daha eklemesi anlamına geliyor. Peki İsveççe’nin dijital dünyaya armağan ettiği diğer kelimeler neler? İşte o 10 kelime:

Bloggbävning: “Blogdepremi” olarak çevirebileceğimiz kelime, blog dünyasında yankı uyandıran bir başlığın, ana akım medya tarafından yoğun şekilde kullanılması anlamına geliyor.

Livslogga: Türkçe “yaşam kaydı” olarak çevrilebilecek kelime, bir kişinin hayatının fotoğraflarla belgeselleştirilmesine karşılık geliyor.

Ogooglebar: Türkçe’de “Googlelanamayan” diye çevirebileceğimiz bu kelime, herhangi bir Google aramasında hakkında herhangi bir bilgiye rastlanamayan şeylere refere ediyor.

Nomofob: Türkçe olarak tam karşılığını bulmakta zorlandığımız bu kelime, bir kişinin cep telefonundan ayrı kalmaktan duyduğu yoğun endişeye karşılık geliyor.

Mobildagis: Türkçe’de “cep telefonu vestiyeri” şeklinde uyarlayabileceğimiz bu kelime, okul içinde ve yakınında, öğrencilerin ders zamanları içinde cep telefonlarını emanet ettikleri yerler için kullanılıyor.

Appa: Bir mobil uygulama kullanarak sorun çözmeyi niteleyen bu kelime İngilizce “to app” olarak da kullanılabilir.

İsveç son dönemde yumuşak güce verdiği önemle de dikkat çeken bir ülke.

İsveç son dönemde yumuşak güce verdiği önemle de dikkat çeken bir ülke.

 

Padda: Bir iPad veya tablet bilgisayara verilen takma isim/lakap için kullanılan terim. “Padda’nı almayı sakın unutma?”

Terja: Bir fotoğrafın üzerinde oynamak, değiştirmek anlamında kullanılan, doğa fotoğrafçısı Terje Helleso’dan türeyen bir fiil.

Nakenchock: “Çıplak şok” anlamına gelen bu kelime, internette bir linke tıkladığınızda, sizi sandığınızın aksine yoğun çıplaklığın var olduğu sitelere yönlendirmesi anlamında kullanılıyor.

Köttrymd: “Et bölgesi” anlamına gelen bu kelime, dijital dünya dışındaki tüm hayatı tanımlamak amacıyla kullanılıyor.

Sernur Yassıkaya

Not: Bu yazı ilk olarak, Yeni Şafak gazetesi Pazar ekinin 31 Mart 2013 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

 

 

 

 

Hibrit Dijitaller

Hibrit Dijitaller

Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği ve geçen Cuma ayrıntısını verdiğim panel öncesinde yaptığı konuşmada Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, haberleri internetten okusa dahi hala daha kağıt ve mürekkep kokusundan kopamadığını ifade etmişti. Son istatistiklere bakıldığında, Türkiye’nin artık hızla dijitalleştiği kaçınılmaz bir gerçek. Özellikle 3G’nin devreye girmesi ve akıllı telefonlar ile mobil iletişim giderek güçleniyor. Tabletlerin giderek yaygınlaşması ve uygulamaların bu alana uygun şekilde üretilmesi, her an her yerde enformasyona hızlı erişim kolaylığı ve etkin iletişim imkanı, mobil yaşamı hayatın merkezine alıyor. İşte bu noktada 1970-1985 arası doğumlular, bu dijitale/mobile geçişte araftakileri yani “hibrit dijitalleri” oluşturuyorlar. Bu kuşak, Arınç’ın ifade ettiği kağıt ve mürekkep kokusuna özlem duyacak son kitleyi oluşturuyor. Kendimin de dahil olduğu bu kuşak, tabletinden de dergisini, gazetesini, kitabını, ve makalesini okurken, aynı zamanda kağıttan da bir şeyler okumayı, arşivlemeyi tercih etmekte. Hibrit dijitaller uzun yıllardır edindikleri alışkanlıkları bir anda kenara atıp, dijital dünyaya radikal bir geçiş yapmıyor. Hala çekinceleri var. Twitter hesabı açsam mı, yoksa sadece facebook’ta mı kalsam, pinterest ne kadar gerekli vb çoğaltılabilecek pekçok soruyu sormaya devam ediyorlar. Hala kendilerini eski alışkanlıkları ile var etmeyi tercih ediyorlar, yani yardan ne de serden geçebiliyorlar. Hibrit dijitaller, bir ihtiyaçtan ziyade gereklilik olarak dijitale geçişe bakıyorlar. Kariyerlerinin ortasında olan bu çağa, yeni düzene uyum sağlamada da buna öncelik veriyorlar. Evet, dijital çağa geçişte işgal ettikleri koltuklarla dijital hibritlerin elinde. Ve bu aslında bir şans, konvansiyonelden dijitale geçişi yumuşatan ve sert bir kırılmayı önleyen hava yastığı. Ancak hibrit dijitaller çağa ne kadar ayak uydurmakta yavaş davranırsa, koltukları da o denli tehlikede olacak. Aşağıdan çok genç ve dijitalin rüzgarını arkasına almış bir nesil geliyor ve onları durdurmak çok zor. Dijital hayatımıza hakim oldukça artık şirketlerin tepe noktasında 50-60 yaşında amcaları değil, 20-30′unda gençleri çok daha fazla görmeye başlayacağız. Dijital yalnızca medyayı değil tüm iş dünyasını gençleştirecek. Hibrit Dijitaller, şirketlerin tepe noktasını görecek son orta yaş kuşağı olacak!

Afrika’nın Mobil Devrimi

Cemal Süreya, ‘Afrika dediğin bir garip kıta’ diye başlar şiirine..

Yüzyıllardır Batılı ülkelerin insan kaynağı başta olmak üzere, her türlü zenginliğinden yararlandığı ama tüketemediği geniş coğrafyadır o!

30,2 milyon km karelik yüzölçümü ve bir milyarlık nüfusu ile dünyanın ikinci büyük kıtasıdır.

Kıta’da 54 ‘bağımsız’ ülke bulunuyor.

Fakat dünya gelişmişlik endeksinin en alt sıralarını da yine pek çok Afrika ülkesi oluşturuyor.

Ve açlık, kuraklık, iç savaş, aids vs. dahil olmak üzere aklımıza gelecek her türlü olumsuz olgu ne yazık ki Afrika ile özdeşlemiş durumda.

Yine bu köşe için kaleme aldığım ilk yazımda ifade ettiğim gibi, küresel güç savaşının derinden yaşandığı bir kıta.

Son olarak Mali’de görüldüğü gibi, Almanya, Fransa, ABD gibi eski kolonyal ülkeler, el kaide, aşırı İslam ve ayrılıkçılık gibi muğlak ‘tehditleri’ öne sürerek müdahil olmayı sürdürüyor. Tabii kendileri ile işbirliği yapacak ülkeler de buluyorlar.

Cibuti’de son olarak ortaya çıkan gizli ‘drone’ ve özel operasyon üssü gibi…

İsrail’in tüm uluslararası hukuku çiğneyerek Sudan’daki bir ‘silah’ fabrikasını vurması ve dünyadan buna karşı cılız bir sesin dahi duyulmaması gibi…

Sadece bu iki örnek dahi kolonyal zihniyetin hala daha Afrika’yı bir heyyula gibi sardığını gösteriyor.

İşte, Afrika halkı bu kör kaderi, kendi içinde yaşadığı mobil telefonlar ve dijital uygulamalar vasıtasıyla kırma arefesinde.

Bugün Afrikalı girişimler, google maps’in yapamadığını, amatör heyecanla hayata geçirerek, Afrika’nın sokaklarını, caddelerini, yollarını görüntüleyip, haritaya aktarıyor.

Ve aslında Afrika diye bir kıtanın varolduğunu ‘digital’ çağda ispat etmeye çalışıyorlar!

Karasal telefon hatlarının birkaç hanede bulunduğu ve lüks sayıldığı bir kıtada insanlar, basit cep telefonlarını kullanarak bir mobil devrime imza atıyorlar.

Afrika’da insanların heniz 3′te 1′i elektrik erişimine sahipken,

Kıta nüfusunun 3′te 2′sine neredeyse tekabül edecek şekilde 700 milyon simcard kullanımda.

Bu rakam ile Afrika, dünyanın en hızlı büyüyen ve Asya’dan sonra en büyük mobil pazarı.

Mobil yaşam, bu yaşlı kıtada sosyalleşme ya da eğlence amaçlı olmaktan ziyade gündelik yaşama dokunan sorunların çözülmesi ve yaşamın idame ettirilmesine yönelik kullanılıyor.

Öyle ki basit özelliklere sahip olan telefonlar hala daha Afrika’nın gözdesi.

Uzun pil ömürlü, FM radyo’ya sahip ve hatta fener olarak kullanılabilen mobil telefonlar Afrikalı için en değerli cihaz.

Bu telefonlar sayesinde,

• Kısa mesaj vasıtasıyla mobil para kullanabiliyor.

• Çiftçiler kendilerine gerekli bilgileri bu telefonlar sayesinde edinebiliyor.

• İş arayanlar, iş imkanlarıyla ilgili mesajları bu telefonlar vasıtasıyla görüyorlar.

Örneğin bugün Kenya’da gayri safi milli hasılanın yarısını bu mobil para hareketleri oluşturuyor. Mobil paranın kullanılmasına imkan sağlayan M-Pesa adlı uygulamanın 14 milyon kullanıcısı olduğunu söylersek, rakamın abartı olmadığı da ortaya çıkacaktır.

Kilometre kareye yalnızca 30 insanın düştüğü Afrika’da, mobil mesafeleri de kısalaştırıyor.

Yerleşim birimleri arasında uzun mesafeler olan, alt ve üst yapı, ulaşım imkanları dar olan Afrika’da insanlar, akrabalarından, ailelerinden mobil telefonlar vasıtasıyla haberdar oluyor, sosyal ve siyasal gelişmeleri ilk mobil telefonlardan öğreniyorlar.

İnternet penetrasyonunun % 15,6 ile dünyadaki en az orana sahip olduğu kıtada, insanlar internet kafeleri kullanarak da olsa, ki bunlar şanslı azınlık, online oluyor, facebook ve twitter üzerinden örgütlenip, dünya ile iletişim sağlayıp, seslerini duyurarak, siyasi ve sosyal sorunlarını paylaşıyor ve eylemlilik haline geçebiliyorlar.

Bir anlamda Afrika, kısıtlı imkanlarla da olsa, kendi mobil ve dijital baharını oluşturmanın temelini atıyor.

Bu duruma kıtanın yöneticileri dahi kayıtsız kalamıyor. Örneğin Rwanda’nın tartışılan Cumhurbaşkanı Paul Kagame, (Kagame’nin bugün twitterda @PaulKagame hesabında 82510 takipçisi var) kendini anlatabilmek ve o kitleye ulaşmak, mobilin getirdiği geniş şeffaflık ve bilgi paylaşımına dahil olmak amacıyla kendi hesaplarını açmış durumda.

Son olarak bir önemli noktada, Afrika’nın kendi dijital yatırımcısını oluşturmuş olması. Yukarıda ifade ettiğimiz sorunların çözümü, dünya üzerindeki popüler yazılımlar ve uygulamalar ile yakalamak mümkün değil iken, Afrika’yı bilen tanıyan genç girişimciler, kıtaya dönük yerel çözümler sunarak, aslında dünyaya yeni bir dijital iş modeli de üretmiş oluyorlar.

Afrika’daki ilk 10 popüler dijital/mobil uygulama arasında ne facebook, ne twitter ne de instagram var.

M-Pesa, Ushahidi, angry birds’ün muadili Ma3Racer, iCow gibi ilk inek takvimi, mPedigree, Farmerline, 2go (Nijerya’daki facebook benzeri en popüler site), Mxit (Afrika’nın en geniş sosyal ağı), Motribe, Frontline SMS gibi dijital ve mobil uygulamalar Afrika pazarının hakimi.

Evet, bir zamanlar uzakta olan, unutulan, görmezden gelinen kıta, kendi içinde yaşadığı mobil devrimle, dünyaya yeni bir model sunuyor ve belki kendi bedbaht kaderinin zincirlerini kırıyor. Afrika yakından takip edilmeyi hak ediyor.

www.twitter.com/sernury

İhsan Oktay Anar’ın Kaleminden Zeytin…

Türkiye’de özel bir okuyucu kitlesine sahip olan İhsan Oktay Anar’ın dört gözle beklenen son romanı “Yedinci Gün” yine İletişim Yayınları etiketiyle yarın kitapevlerinin en halis köşesinde yerini alacak. İletişim Yayınları tarafından kitabın çıkış tarihi açıklandığından itibaren yayılan ve özellikle dijital medyada yükselen bir heyecan dalgası oluşturan kitap, Anar’ın Türkiye okuyucu profilindeki popülaritesini de ifade etmiş oldu…

 

Kitabın çıkışına sayılı saatler kalmışken bende İhsan Oktay Anar severlerle, onun nadir edebiyat dışı yazılarından birini, National Geographic Türkiye Kasım 2009 sayısı için kaleme aldığı “Zeytin: Tire’de Hasat Ritüeli” adlı yazısını, orjinal görünümüyle (fotoğraflayarak) paylaşmak istedim. İnanıyorum ki, bu paylaşım hem Anar’ın farklı bir yönünü okuyucuya gösterirken, kendisini sevenlerin ve bir an önce yeni kitabını okuma heyecanı içinde olan, ben ve benim gibi okuyucular içinde bir nevi ön hazırlık olacaktır. Nefis fotoğraflar eşliğinde iyi okumalar dilerim efendim…

ZEYTİN

Yazı: İhsan Oktay Anar

Fotoğraf: Tolga Sezgin

30 Adımda Profesyonel Yaşam*

 * Yasemin Aytaç (İmaj ve Adab-ı Muaşeret Uzmanı)

twitter: @aytacyasmin

 

 

 

 

İş imajımız bizim kartvizitimizdir. Cenap Şahabettin “Üzerimizdeki kıyafetimiz, en etkili referans mektubumuzdur” der. Bir diğer anlatımla; kıyafetimizin dili, bizim ilgili fikri bir adım öncesinden verebilmelidir..

İş yaşamımıza ve kendi mesleki etiketlerimizde ne denli profesyonel olduğumuzu göstermek, temsil ettiğimiz kurum veya şirkete uygunluğumuzu göz önüne sermek, bağlı bulunduğumuz takımla iletişimde başarılı olduğumuzun mesajını vermek ve iş görüşmelerinde kişisel ve kurumsal imajımızı 12’den vurmak / yakalamak istiyorsak, burada sayacağımız “in” ve “out” lara dikkatlice göz atmanızı öneririm.

İş etiketi ve iş hayatında uyulması gereken kuralların içerisine; Protokol ve adab kuralları üst başlığının altında: A protokol, makam kuralları, öncelikler, geçişler, iş yemekleri, toplantılar, telefon kimliğiniz, elektronik iletişim, sunulacak hediyeler, hitaplar, masa düzenleri, toplantı düzenlemeleri, yeme-içme görgüsü ve elbette giyim diye alt başlıkların varlığı söz konusudur.

Profesyonel yaşamdaki giyimin gerekliliklerine baktığımızda ise;

1. Parlak renkler ‘out’ pastel renkler ‘in’,

2. Kravat ile kısa kollu gömlek ‘out’ uzun kollu gömlek ‘in’,

3. Gömlek içine yarım kollu fanila ‘out’ kolsuz ‘in’,

4. Takım içine düğmeli yaka gömlek ‘out’ düğmesiz yaka ‘in’,

5. Oduncu veya pötikare kumaş gömlek ‘out’ düz gömlek ‘in’,

6. Hakim yaka gömlek ‘out’ İtalyan yaka gömlek ‘in’,

7. Takım elbise altına açık ayakkabı ‘out’ kapalı ayakkabı ‘in’,

8. Profesyonel yaşamda terlik, sandalet ‘out’ kapalı ayakkabı ‘in’,

9. Penye ve örgü ‘out’ kumaş ‘in’,

10. Avize gibi ses çıkaran takılar ‘out’ asil, zarif ve sade takılar ‘in’,

11. Frapan saç ‘out’ düz sade saç ‘in’,

12. Rengarenk ojeler ‘out’ açık tonlar veya french ‘in’,

13. Dekolte kıyafetler ‘out’ sade ve şık giyim ‘in’,

14. Mini etekler ‘out’ uygun ölçü ‘in’

15. Triko setler ‘out’ gömlek, ceket ‘in’,

16. Kot etek ‘out’ kumaş etek ‘in’,

17. Kot pantolon out’ kumaş pantolon ‘in’,

18. Çorapsız kapalı ayakkabı ‘out’ çoraplı ayakkabı ‘in’,

19. Duble paça ‘out’ düz paça ‘in’,

20. Kravat mendil aynı renk ‘out’ kombinasyon ‘in’,

21. Spor ayakkabı ‘out’ stiletto ayakkabı ‘in’,

22. Çizgili ve çiçekli kumaşlar ‘out’ düz kumaşlar ‘in’,

23. Tokalaşmalarda, konuşmalarda güneş gözlüğü ‘out’ gözlüğü çıkartarak konuşmak ‘in’

24. Takım elbisede metal saat ‘out’ deri saat ‘in’

25. Takım elbisede Kahverengi giyim ‘out’ lacivert mavi ‘in’

26. Leopar desenler ‘out’ düz kumaşlar ‘in’

27. Desenli, file ve baklava dilimli çoraplar ‘out’ düz çoraplar ‘in’

28. Kirli sakal ‘out’ bakımlı temiz bir yüz ‘in’

29. Ağır parfüm ve deodorant ‘out’  sabun, çiçek, fresh ‘in’

30. Takım elbisede 4 derinin renk farklılığı ‘out’ renk uyumu ‘in’

(Ayakkabı, kemer, çanta, saat)

Kısacası yaz aylarında biraz daha hassasiyet gerekiyor sanıyorum. Profesyonel yaşamın 30 adımla ‘in’leri ve ‘out’ları ile bizi yönlendiriyor olmalı, değil mi?..

RF-4 Krizi Rusya ile Gerilimin Habercisi mi?

Türk Genelkurmay Başkanlığının “22 Haziran 2012 tarihinde görev uçuşu için saat 10.30′da Malatya/Erhaç Meydanından kalkış yapan bir uçağımız ile saat 11.58′de Hatay ili güneybatısında deniz üzerinde radar ve telsiz teması kesilmiştir” mesajını içeren bilgi notu Türkiye ile Suriye arasındaki gerilimde başlayan yeni boyut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamasıyla yeni bir safhaya girdi.  Bu yeni boyut, bölgede pek çok denklemi içermekle birlikte, yükselen Rusya etkisini göstermesi açısından da önemlidir. Öyle ki bu yeni etki Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebilecek potansiyele de sahiptir. O halde sırasıyla yaşanan gelişmelere bakıp, analizimizi yapalım.

Başbakan Erdoğan bugünkü konuşmasında daha önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ve Bakanlar Kurulu Sözcüsü Bülent Arınç’ın açıklamalarını tekrarladıktan sonra “TSK’nın angajman kuralları değişmiştir. Suriye sınırında yapılacak tüm ihlallere karşılık verilecektir” ifadesini kullanarak adeta Şam yönetimine sopayı gösterdi. Başbakanın açıklamasına paralel şekilde Brüksel’de Türkiye’nin talebi üzerine NATO’nun 4. Maddesini çerçevesinde yapılan NATO toplantası sonrasında NATO Genel Sekreteri Anders Fog Rasmussen “Bu, Suriyeli yetkililerin uluslararası kaideleri, barış ve güvenliği ve insan hayatını hiçe saymasının bir başka örneğidir” ve “İttifakın güvenliği bölünmezdir, biz Türkiye’nin yanındayız”diyerek Türkiye’nin beklemiş olduğu desteği ifade etti.  Böylelikle Türkiye krizi hem uluslar arası boyuta taşıyarak genelleştirmiş ve ayrıca gerekirse bireysel cevap vereceğini de ifade ederek, krizin aynı zamanda iki ülke arasında bir meseleye dönüştüğüne de vurgu yapmıştır. Tabii tüm bu açıklamalar sonrasında 840 km’lik Suriye sınırında sıcaklığın da bir hayli arttığı kesin. Başbakan Erdoğan’ın Suriye’deki rejim karşıtı hareketi desteklemeye devam edileceği yönündeki kuvvetli beyanı ise artık sürecin daha açık olarak işleyeceğini ifade etmesi açısından önem taşıyor. Son ve belki de en önemli husus ise Başbakan’ın konuşmasında Türkiye’nin tarihi derinliği ile çevre coğrafyası ile ilişkisinde kuvvetli bir bağ bulunduğunu ifade etmesi oldu. Bu Türkiye’nin kendisini çevrelemeye dönük herhangi bir aktörden gelecek senaryoya karşı cevap vermeye hazırlıklı olduğunu işaret etmesi ve özelikle Şam ile Kudüs bağlantısını kurması açısından önem kesbediyor. Her ne kadar konuşmada geçmese de satır aralarından 3 ülkenin kastedildiğini, bunların İran, İsrail ve Rusya olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu üçlü arasında Rusya’nın özellikle Suriye konusunda göstermiş olduğu siyasi tavizsiz tutum, Şam rejimine kalkan olurken, askeri teknoloji ve malzeme alanındaki işbirliği ile de rejime hem savunma anlamında hem de muhalefetle mücadelede önemli bir güç kazandırmış durumda. Son olarak Rusya’nın suriye’ye gelişmiş kısa menzilli hava savunma sistemleri satması, Putin yönetiminin kendisine yapılan her türlü baskıya rağmen, Şam rejimine desteğe devam edeceğini gösteren güçlü bir sinyal. Bunda elbette Rusya’nın, eski SSCB sınırlarındaki tek askeri üssünün Suriye sınırları içinde, Akdeniz kıyısındaki Tartus’ta bulunması etkin rol oynuyor. Rusya bu üs sayesinde Doğu Akdeniz’deki tüm hareketliliği izleme imkanına sahipken, Hint okyanusuna kadar geniş bir coğrafyada gerektiği takdirde donanması için önemli bir ikmal ve yerleşim imkanı da edinmiş bulunuyor.

Türkiye’nin son 10 yılda ilişkileri her anlamda derinleştirdiği ülkelerin başında gelen Rusya’nın, Türkiye için milli güvenlik meselesi haline gelen Şam rejimine vermiş olduğu açık destek çeki son derece rahatsız edicidir. Ancak bu mevcut durumun yalnızca bir yüzünü gösteriyor. Diğer yüzü ise Putin’in birkaç gün önce başlattığı Ortadoğu gezisi oluşturmakta. Putin, bu geziye çıkarak, her ne kadar çok önceden planlanmış olsa da, adeta “Rusya bölgede Suriye politikası nedeniyle izole olacak” değerlendirmelerine meydan okumaktadır. Yakın dönemde sıcak ilişkilerin kurulduğu İsrail’de Putin’in karşılanması ve hakkındaki övgü dolu sözler ile II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden kızıl Ordu askerlerini anma amacıyla açılan anıt, İsrail-Rusya ilişkilerini yükseldiği seviyeyi göstermesi açısından önemlidir. Bununla birlikte Rusya’nın bölgedeki pek çok irili ufaklı aktörle ki buna Suriye muhalefeti de dahil konuşma kabiliyetine sahip olması, kendisine belki de yüzlerce yıldır beklendiği bir fırsatı, Doğu Akdeniz’e yerleşme imkanını sunması açısından önemlidir. Öyle görülüyor ki Rusya, Suriye’yi kendisi için adeta bir “stronghold-kale” seçmiş durumda ve bu konumunu muhafaza etmesini sağlamayacak herhangi bir anlaşmayı da kabul etmiyor.

Rusya’nın Suriye konusundaki kararlı duruşu, ne yazık ki meselenin çözümünün sürüncemede kalması ve dış aktörlerde Suriye konusunda bir isteksizliğin doğmasına da sebep olmaktadır. Rusya’nın spesifik hava savunma sistemlerini Suriye’ye satması görüldüğü kadarıyla caydırıcı bir nitelik kazanmıştır. Hiçbir aktör, Suriye nedeniyle Rusya’yı açık olarak karşısına almayı istememekte, ya da Rusya’nın askeri olarak desteklediği bir Şam rejimi ile Libya vari bir savaşı yürütmeyi göze alamamaktadır. Bu da beraberinde diğer ülkelerin muhalefeti destekleyecek dolaylı yolları tercih etmesini ve Suriye’nin bir mezhepsel iç savaşa düşme ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Türkiye için Suriye’de yükselen iç savaş ihtimali açıktır ki istenmeyen ve etkisi Türkiye’ye kadar sirayet edebilecek sonuçlar barındıracaktır.

Rusya’nın Şam rejimine siyasi olduğu kadar askeri olarak da destek vermesi birinci derecede Türkiye’yi zora sokmaktadır. Son RF-4 krizinde Türkiye’nin ispatladığı üzere uçağın Lazkiye bölgesine son bir hafta içinde yerleştirilmiş Rus yapımı S-200 tipi füzelerle vurulmuş olması, yine bu sistem dahilinde yerleştirilen radarlar ile bölgedeki hava hareketliliğinin gözetlenmesi ve Suriye muhalefetinin iletişim kabiliyetlerinin kısıtlanmasıyla ilgili gelişmeler, hiç istenmeyecek bir şekilde Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesine sebep olabilecek potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye için Rusya’nın özellikle enerji alanında en önemli partneri olduğu ve ardından İran’ın geldiği düşünüldüğünde, iki ülke ve dahi İran’ın da katılacağı bir kriz ortamı Türkiye’yi stratejik olarak ikili bir kıskaca alma potansiyeli taşımaktadır. Son RF-4 krizi çerçevesinde Rusya’nın Türkiye’nin tezlerine soğuk yaklaştığına dönük bilgiler, daha ciddi krizlerde iki ülke arasında iletişim krizinin derinleşebileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. Son yıllarda Türk turizminin arkasındaki sıcak güç olan Rusya, Doğu Akdeniz’in sularını da ısıtabilir. Bu çerçevede iki ülke arasındaki diyalog ve iletişim yollarının mutlaka geliştirilmesi ve gerekirse Suriye ile ilgili ortak bir mekanizmanın devreye sokulması dahi düşünülmelidir. Çünkü bölgede yükselen gerilim, ikinci bir tetiğin yanlış indirilmesine dayanamayacak kadar hassas…

 Sernur Yassıkaya

Not: Rusya’nın bölgede geliştirdiği yeni etki ve tarihsel arka planıyla ilgili özet değerlendirme için Ceyda Karan’ın “Suriye’nin ‘kaza’ deyip geçiştirmesine izin verilemez” yazısını tavsiye ediyorum.